15 Ağustos 2015 Cumartesi

BASİT USULE tabi mükelleften SATIN ALMA yolu ile elde edilen taksi plakasına AMORTİSMAN ayrılabilir mi? (özelge)

T.C MALİYE BAKANLIĞI
İstanbul Defterdarlığı Usul Gelir Müdürlüğü
03.12.2003-013664
SAYI : B.07.4.DEF.0.34.20./VUK-9393
KONU:Basit usule tabi vergi mükellefinden
satın alma yoluyla iktisap edilen taksi
plakasına ait bedelin amortisman yoluyla
itfa edilip edilmeyeceği.

İLGİ:Tarihsiz dilekçeniz.

İlgi dilekçenizden, vergi kimlik numaralı mükellefi olduğunuz, basit usule tabi vergi mükellefinden satın alma yoluyla iktisap etmiş olduğunuz taksi plakası için adınıza fatura düzenlenmediğini belirtmek suretiyle taksi plakasına ait bedeli amortisman yoluyla itfa edip edemeyeceğinizi sorduğunuz anlaşılmaktadır.

Konu ile ilgili olarak Katma Değer Vergisi Gelir Müdürlüğünden alınan 28.10.2003 tarih, 6029 sayılı yazıda yer alan açıklamalar ile Müdürlüğümüze ait açıklamalar aşağıdaki gibidir.

Katma Değer Vergisi Kanununun Diğer İstisnalar başlıklı 17/4. fıkrası (4842 sayılı Kanunla değişik) (a) bendinde, Gelir Vergisi Kanununa göre vergiden muaf esnaf ile basit usulde vergilendirilen mükellefler tarafından yapılan teslim ve hizmetler vergiden istisna edilmiştir.

Konu ile ilgili olarak, 72 Seri Numaralı Katma Değer Vergisi Genel Tebliğinin 2-Basit Usulde Vergilendirilen Mükelleflerin Katma Değer Vergisi Karşısındaki Durumu başlıklı bölümünün, 2.4-Amortismana Tabi İktisadi Kıymetlerin Satışı başlıklı alt bölümünde; “ Basit Usulde vergilendirilen mükelleflerin amortismana tabi iktisadi kıymet teslimleri katma değer vergisine tabi bulunmamaktadır.” denilmektedir.

Buna göre, basit usulde vergilendirilen mükelleflerin ticari plaka satışları katma değer vergisine tabi değildir. 

Diğer taraftan,
230 Seri No.lu Gelir Vergisi Kanunu Genel Tebliğinin 4-AMORTİSMANA TABİ İKTİSADİ KIYMETLERİN SATIŞINDA BELGE DÜZENİ başlıklı bölümünde; basit usulde vergilendirilen mükelleflerin taşıt ve diğer sabit kıymetlerini satmaları dolayısıyla fatura düzenleme yükümlülüklerinin bulunmadığı belirtildikten sonra, bu mükelleflerce yapılan taşıt satışının noter satış sözleşmesi ile, diğer sabit kıymet satışlarının ise gider pusulası düzenlenerek tevsik edilmesinin mümkün bulunduğu belirtilmiştir.

Bu nedenle, satın alma yoluyla iktisap ettiğiniz ticari plaka için, satıcının basit usule tabi vergi mükellefi olması nedeniyle fatura düzenleme zorunluluğu bulunmadığından, plakanın noter satış sözleşmesi ile tevsiki gerekmektedir. Bu şekilde tevsik edilen ve aktife alınan ticari plakanın amortisman yoluyla itfa edilmesi durumunda, amortismanların Gelir Vergisi Kanununun 40/7’inci maddesi gereğince giderleştirilmesi mümkündür. 

Bilgi edinilmesini rica ederim.

TİCARİ PLAKA SATIŞI VE KİRALANMASI İŞLEMLERİNDE VERGİLENDİRME (ÖZELGE)

T.C.
İSTANBUL VALİLİĞİ
Defterdarlık Vasıtasız Vergiler Gelir Müdürlüğü
Sayı : B.07.4.DEF.0.34.11/GVK-37-11589

Konu : Ticari plaka satışı ve kiralanması   işlemlerinde vergilendirme hk.

İlgi : İlgide kayıtlı yazınız incelenmiş olup, Müdüriyetimiz görüşü aşağıda açıklanmıştır.

1- Ticari Plaka Satışının Vergilendirilmesi:

a) Gerçek Usulde Vergilendirilen Mükellefin Ticari Plaka Satışı;

Bilindiği üzere, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 37. maddesinde; “Her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazançtır...” hükmü yer almıştır.

Aynı Kanunun 38. maddesinde de; “Bilanço esasına göre ticari kazanç teşebbüsteki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müspet farktır. Bu dönem zarfında sahip veya sahiplerce;

1- İşletmeye ilave olunan değerler bu farktan indirilir.

2- İşletmeden çekilen değerler ise bu farka ilave olunur.”hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanunun 39. maddesinde de; “İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır. (Elde edilen hasılat tahsil olunan paralarla tahakkuk eden alacakları; giderler ise, tediye olunan ve borçlanılan meblağları ifade eder)
...
Ticari kazancın bu suretle tespit edilmesi sırasında Vergi Usul Kanunu’nun değerlemeye ait hükümleri ile bu Kanunun 40 ve 41. maddeleri hükümlerine uyulur.” hükmü yer almıştır.

Bu hükümlere göre, ticari taksicilik işinde kullanılan ve kazancı gerçek usulde tespit edilen işletmenin aktifine kayıtlı bulunan ticari plaka ile ticari taksinin satılmasından elde edilen kazancın yıllık ticari kazancına dahil edilerek vergilendirilmesi gerekir.


b) Basit Usule Tabi Mükellefin Ticari Plaka Satışı


Bilindiği üzere, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 4369 sayılı Kanunla değişik 01/01/1999 tarihinden itibaren uygulanmak üzere yapılan değişiklikle; Ticari Kazancın Basit Usulde tespiti esası getirilmiştir.

Kazançları bu suretle tespit olunacak mükellefler defter tutma hariç olmak üzere Vergi Usul Kanununda belirtilen ikinci sınıf tacirlere ait tüm ödevlere (bildirme, vesikalar, bunları muhafaza, ibraz gibi) ve ceza hükümlerine tabi olacaklardır.

Bunların kazançlarının tespitinde ise bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler ve satılan mallarının alış bedelleri arasındaki fark dikkate alınmak suretiyle hesaplama yapılacaktır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Basit Usulde Vergilendirilecek mükellefler gerek hasılatlarını gerekse alış ve giderlerini belgelendirilecekler ve bir hesap dönemi içindeki hasılatları ile bu hasılatlarına esas olan satılan malların alış bedelleri ve bu faaliyetlerine ilişkin diğer giderleri arasındaki müspet fark üzerinden vergilendirileceklerdir.

Bu suretle yapılacak hesaplamada mükelleflerin faaliyetleri ile ilgili bulunmakla birlikte evvelce sahip oldukları veya faaliyetlerinin devamı esnasında satın aldıkları amortismana tabi iktisadi kıymet niteliğindeki değerler için yaptıkları harcamalar dikkate alınmayacaktır.

Diğer bir ifade ile bu türden değerler (motorlu araç, ticari plaka, dükkan gibi) Vergi Usul Kanununa göre amortismana tabi iktisadi kıymet niteliğinde olmasına rağmen, basit usulde ticari kazancın tespitinde gerek gider yönünden, gerekse bunların satışı halinde hasılat bakımından hesaplamaya katılmayacaklardır.

Bir diğer deyişle bu tür değerler Basit usulde vergilendirilen mükelleflerin bir anlamda şahsi malları olarak kabul edilecektir.

Diğer taraftan Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 80. maddesinde değer artış kazançları düzenlenmiştir.

Bu hükümlere göre, basit usule tabi mükelleflerin şahsi malı niteliğinde bulunan ve basit usulde kazanç tespitinde hiçbir şekilde dikkate alınmayan amortismana tabi iktisadi kıymet niteliğindeki (taksi, kamyonet, minibüs ve bunların ticari plakaları) mal ve hakların elden çıkarılması halinde hasılattan maliyet bedeli ve yapılan diğer giderlerin indirilmesi suretiyle bulunacak fark diğer kazanç ve irat olarak vergilendirilecektir.

2-Ticari plaka kiralanmasında vergilendirme:


193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 70. maddesinde gayrimenkul sermaye iradının tarifi yapılmıştır. Buna göre, aşağıdaki yazılı mal ve hakların sahipleri, mutasarrıfları, zilyetleri, irtifak ve intifa hakkı sahipleri veya kiracıları tarafından kiraya verilmesinden elde edilen iratların gayrimenkul sermaye iradı olduğu belirtilmiş ve gayrimenkul sermaye iratları madde halinde sıralanmıştır.

Maddenin son paragrafında, “yukarıda yazılı mallar ve haklar ticari veya zirai bir işletmeye dahil bulunduğu takdirde bunların iratları ticari ve zirai kazancın tespitinde müteallik hükümlere göre hesaplanır.”denilmiştir.

Öte yandan, aynı Kanun’un 94. maddesinde “Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar.” denilmiş olup, aynı maddenin 5. bendinin ( a) fıkrası ile 70. maddede yazılı mal ve hakların kiralanması karşılığı yapılan ödemelerden % 22 oranında tevkifat yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Bu Kanunun uygulanması ile ilgili olarak yayınlanan Gelir Vergisi Kanunu 128 Seri sayılı Genel Tebliğinin 4. bölümündeki vergi tevkifatı ve esaslarının açıklanmasına ilişkin 4. madde de ise, herhangi bir işletmenin aktifinde kayıtlı gayrimenkul ve hakların kiraya verilmesi karşılığında elde edilen gelir, Gelir Vergisi Kanunu yönünden ticari kazanç olarak kabul edildiğinden, gayrimenkul sermaye iradı niteliğinde olmayan bu tür ödemelerden vergi tevkifatı yapılmayacaktır.

Basit usule tabi mükellefler tarafından yapılan kiralama işlerinden ise Gelir Vergisi Kanunu’nun 94/5. maddesine göre % 22 tevkifat yapılacaktır. Tevkifat suretiyle vergilendirilen bu kazancın Gelir Vergisi Kanunu’nun 86/1-C maddesine göre 2005 yılı için 15.000 YTL’yi aşması halinde gayrimenkul sermaye iradı olarak beyanı gerekmektedir.

İlimizde bulunan vergi dairelerince yukarıda belirtilen hükümler çerçevesinde işlem yapılmaktadır. Ayrıca gerçek usulde vergilendirilen mükelleflerin işi terk bildirimlerinde ticari plakalarının satışı için fatura düzenleyip düzenlemediği araştırılarak, düzenlemediği takdirde gerekli cezai işlemler yapılmaktadır.

Bilgi edinilmesi arz ederim.

TİCARİ MİNİBÜSE AİT HAT BEDELİ VERASET VE İNTİKAL VERGİSİNE TABİ Mİ ?

T.C. MALİYE BAKANLIĞI
Gelirler Genel MüdürIüğü
TARİH : 19.07.2002
SAYI : B.07.0.GEL.0.60/6000-2257/32068
KONU : Ticari minibüs’e ait hat bedelinin veraset ve intikal vergisine tabi tutulup tutulmayacağı hk.
İZMİR VALİLİĞİNE
(Defterdarlık : Vasıtalı Vergiler Gel. Müd.)

İLGİ : 07/06/2002 gün ve DEF.0.35.12/VRS:171.031.1653/432 sayılı yazınız.

İIgide kayıtlı yazınızda, 18/01/2002 tarihinde vefat eden .....’ın mirasçıları tarafından İliniz ..... Vergi Dairesi Müdürlüğü’ne verilen veraset ve intikal vergisi beyannamesinde, 30.000.000.000.-TL. beyan edilen intikale
konu ticari minibüsle ilgili olarak adı geçen vergi dairesince yapılan yoklama neticesinde, söz konusu minibüsün hat bedelinin piyasadaki tutarının 120.000.000.000.- TL olduğunun tespit edildiği ve rayiç bedel takdiri için olayın Takdir Komisyonuna intikal ettirildiği ancak, araca ait hat bedelinin veraset ve intikal vergisine tabi tutulup tutulmayacağı hususunda tereddüte düşüldüğü bildirilerek, konu hakkında BakanIığımız görüşünün bildirilmesi istenilmektedir.

Bilindiği üzere, 7338 sayılı Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu’nun 1’inci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunan şahıslara ait mallarla Türkiye’de bulunan malların veraset yoluyla veya herhangi bir suretle ivazsız olarak bir şahıstan diğer şahsa intikalinin veraset ve intikal vergisine tabi olduğu belirtilmiş, aynı Kanunun 2’nci maddesinin (b) 
fıkrasında da, “mal” tabirinin, mülkiyete mevzu olabilen menkul ve gayrimenkul şeylerle mameleke girebilen sair bütün haklara ve alacakları ifade ettiği hususuna yer veriImiştir. 

Diğer taraftan,
1 Seri No.lu Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu Genel Tebliğinin, Kanunun 2’nci maddesi ile ilgili bölümünde, malların; menkul (Kıymet ve mahiyetine helal gelmeksizin bir yerden diğer bir yere naklolunabilen mobilya, banknot, kıymetli evrak gibi) ve gayrimenkul (Tarla, ev, apartman gibi yerini değiştirmeyen) olarak ikiye ayırmanın mümkün olduğu gibi (Maddi mallar) ve (Gayri maddi mallar) diye de tefrik edilebileceği belirtiImiş ve mamelek ise bir şahsın hukuki bir bütünlük teşkil eylemek üzere sahip ve mükellef olabiIeceği, para ile ödenebilen mal, hak ve borçların tamamı şekIinde tanımlanmıştır.

Veraset yoluyla intikal eden miras bir bütün olup, Kanun’un 2’nci maddesinde yazılı mal tanımına giren her şey terekeye dahil olmakta ve vergileme mirasın tamamı üzerinden yapılmaktadır. Dolayısıyla yazınızda sözü edilen olayda, 18/01/2002 tarihinde vefat eden .....’dan mirasçılarına intikal eden ..... plakalı ticari minibüsün kendisi dışında, minibüsün hat değerini de içeren ticari plaka bedeli “mal” tanımı kapsamına girmektedir.

Ayrıca, ticari taksi ve minibüsler, hat (güzergah) değerini de içeren ticari plaka bedeli ile birlikte satışa konu olabiIdiği gibi, taksi veya minibüsün kendisi ve ticari plaka ayrı ayrı da satışa konu olabilmektedir. 

Bu nedenle, takdir komisyonlarınca veraset yoluyla intikal eden ticari minibüsün rayiç bedel tespiti yapılırken minibüsün kendisi için ayrı, hat bedelini de içeren ticari plaka için ayrı rayiç bedel takdiri yapılması gerekir.

BiIgi edinilmesini ve gereğince işlem yapılmasını rica ederim.

GERÇEK VE TÜZEL İŞLETMELER E- HACİZDEN KURTULABİLİRLER Mİ ?

Gerçek Kişi veya Tüzel kişiliğe sahip işletmelerin vergi dairelerinin E HACİZ yolu ile banka mevduatlarına haciz koydurabilmektedir.bundan kurtulmanın yolları ise;
öncelikle kesinleşen bir kamu borcu hakkında ödeme emri tebliğ edilmeden firmaların veya şahıs işletmelerin banka hesaplarına bloke konulamaz...


1.ödeme emri tebliğ edilen firmalar bu borçlarına karşılık 7 gün içersinde ödeme yapabilirler
2.yürütmeyi durdurma kararı aldırıp haciz kaldırılabilir
3.vergi dairesine gidip Tasitlendirme yaparak bankadaki mevduatınızın üzerindeki haczi kaldırabilirsiniz yanlız gayrimenkul veya araçlarda hacizler kalkmaz haberiniz ola
4.en son çare ise ödeme emri tebliğnden itibaren 30gün içersinde dava açarak hak kaybı olduğunuz belirtip dava açabilirsiniz
5.Bununla ilgili olabilecek danıştay kararı ise T.C. DANIŞTAY3. DAİRE
E. 2006/4719K. 2007/2948 T. 5.11.2007 kararı....

14 Ağustos 2015 Cuma

TASFİYE İLE TÜZEL KİŞİLİĞİ SONA EREN ŞİRKETİN DAVA AÇMA EHLİYETİ (DANIŞTAY VERGİ DAĞ.)

DANIŞTAY Vergi D.Gen.Kur. 
ESAS: 2013/377
KARAR: 2014/200

İstemin Özeti : Davacı hakkında düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak Mayıs ila Ekim ve Aralık 2003 dönemleri için salınan vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi davaya konu yapılmıştır.

Davayı inceleyen İstanbul 4. Vergi Mahkemesi 28.01.2010 günlü ve E:2008/3909, K:2010/314 sayılı kararıyla; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-a maddesinde; iptal davasının, idari işlem hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı menfaati ihlal edilenler tarafından açılacağı, aynı Kanun’un 15/1-b maddesinde ise; ehliyetsiz kişi tarafından açılan davaların reddine karar verileceğinin hükme bağlandığı, idari yargılama hukukunda ehliyetin, kişinin medeni hakları kullanabilme yeteneği yanında; iptali istenen idari işlemle ilgili meşru, kişisel ve güncel bir menfaatinin ihlal edilmiş bulunmasını da ifade ettiği, bu bakımdan idari işlemin hukuk düzeninden kaldırılmasında açıklanan nitelikte menfaati bulunmayan kişinin idari dava açma ehliyetinin bulunduğundan söz edilemeyeceği, 2003 yılı hesaplarının incelenmesi sonucu düzenlenen vergi inceleme raporuna dayanılarak şirket adına vergi ziyaı cezalı tarhiyat yapıldığı, söz konusu inceleme raporu ve eki tutanağın incelenmesinden 25.02.2007 tarihli ortaklar kurulu kararı ile tasfiyeye giren şirketin tasfiyesinin 16.07.2008 tarihinde tamamlandığı ve bu tarih itibariyle mükellefiyetinin sona erdirildiği, görülmekte olan davanın ise, Tasfiye Memuru … tarafından 3.4.2008 tarihinde verilen vekaletnameye istinaden avukat aracılığıyla açıldığı, tasfiyesi sonuçlanmış olmakla tüzel kişiliği sona ermiş ve hukuk aleminden silinmiş olan şirketin haklara sahip olması, borçlu kılınması ve temsilinin hukuken olanaklı olmadığı, bunun sonucu olarak münfesih şirket adına tüzel kişiliğin sona ermesinden önceki dönemlerle ilgili olsa dahi hukuki işlem tesis edilemeyeceği, tesis edilen işlemlerin hukuki sonuç doğurmayacağı, hukuki sonuç doğurmayan, diğer bir ifadeyle hukuk düzeninde varlık kazanmayan işlemlerin herhangi bir kişinin menfaatini ihlal etmesinin de söz konusu olamayacağı, bu hukuki durum karşısında tüzel kişiliği sona eren şirketin medeni haklarından yaralanma ve bu hakları kullanabilme ehliyeti son bulacağından yargı mercileri nezdinde temsil edilmesi ve yargılamaya taraf olmasının da mümkün olmadığı gerekçesiyle davayı ehliyet yönünden reddetmiştir.

Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Dokuzuncu Dairesi, 09.10.2012 günlü ve E:2010/2657, K:2012/5456 sayılı kararıyla; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-a maddesinde yer alan düzenleme ile içtihat ve doktrine göre; tek taraflı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen idari işlemlerin, ancak bu idari işlemle meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceği, öte yandan, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 10'uncu maddesinin 1'inci fıkrasında, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri tarafından yerine getirileceğinin öngörüldüğü, 2'nci fıkrasında, yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınmayan vergi ve buna bağlı alacakların kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağının belirtildiği, son fıkrada ise; tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmalarının kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmayacağının kurala bağlandığı, diğer yandan, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun tasfiye memurunun sorumluluğunu düzenleyen 34'üncü maddesinde de tasfiye memurlarının kurumun tahakkuk etmiş vergileri ile tasfiye beyannamelerine göre hesaplanan vergilerin asıl ve zamlarından ve vergi cezalarından sorumlu olacaklarının hükme bağlandığı, davacı şirketin 16.07.2008 tarihinde tasfiyesinin sona erdiği, 07.10.2008 tarihinde düzenlenen inceleme raporuna dayanılarak davacı şirket adına vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarh edildiği, buna ilişkin ihbarnamelerin tebliği üzerine şirket adına tasfiye memuru tarafından verilen vekaletname ile avukat tarafından dava açıldığı, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre, şirketlerin tüzel kişiliklerinin ticaret sicilinden silinmeyle sona ereceği, olayda, adına tarh ve ceza kesme işlemi tesis edilen şirketin tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden silindiği 16.07.2008 tarihinde sona erdiği, bu tarihten sonra adı geçen şirketin haklara sahip olmasının ve borçlu kılınmasının mümkün olmadığı, bunun sonucu olarak, şirket adına vergileme işlemleri yapılamayacağı, yapılan işlemlerin ise hukuki geçerliliğinin bulunmayacağı, bu nedenle, Vergi Mahkemesince; tüzel kişiliği sona eren şirket adına salınan cezalı verginin terkini suretiyle açılan davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, ehliyet yönünden reddedilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle kararı bozmuştur.

Bozma kararına uymayan İstanbul 4.Vergi Mahkemesi, 18.02.2013 günlü ve E:2013/691, K:2013/407 sayılı kararıyla; aynı hukuksal nedenler ve gerekçeyle ilk kararında ısrar etmiştir.

Israr kararı vergi idaresi tarafından temyiz edilmiş ve hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Mevlüt A.

Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, ısrar kararının dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçe karşısında, yerinde ve kararın bozulmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığından, istemin reddi gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

Dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçesi yukarıda açıklanan İstanbul 4. Vergi Mahkemesinin 18.02.2013 günlü ve E:2013/691, K:2013/407 sayılı ısrar kararı, aynı hukuksal nedenler ve gerekçe ile Kurulumuzca da uygun bulunmuş ve temiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, kararın bozulmasını gerektirecek durumda görülmemiştir.

Bu nedenlerle, temyiz isteminin reddine, 26.03.2014 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

X- Davacı adına Mayıs ila Ekim ve Aralık 2003 dönemleri için salınan vergi ziyaı cezalı katma değer vergisine karşı açılan davayı ehliyet yönünden reddeden vergi mahkemesi ısrar kararı vergi idaresi tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlıkta, davacı şirketin 16.07.2008 tarihinde tasfiyesinin sona erdiği, daha sonra davalı idarece 7.10.2008 tarihinde düzenlenen inceleme raporuna dayanılarak davacı şirket adına vergi ziyaı cezalı katma değer vergisi tarh edildiği ve tüzel kişiliği sona eren şirket adına düzenlenen ihbarnamelerin tebliğ edildiği, yapılan tebligat üzerine davacı şirket tarafından şirket adına tasfiye memuru tarafından verilen vekaletname ile Vergi Mahkemesinde dava açılmıştır.

Olayda, adına tarh ve ceza kesme işlemi tesis edilen şirketin tüzel kişiliği ticaret sicilinden silindiği 16.07.2008 tarihinde sona ermiş bulunmaktadır. Bu tarihten sonra, adı geçen şirketin haklara sahip olması, borçlu kılınması mümkün değildir. Bunun sonucu olarak, tüzel kişiliği sona eren şirket adına vergileme işlemleri yapılması mümkün olmadığından, yapılan işlemlerin hukuki geçerliliği de bulunmamaktadır.

Bu nedenle Vergi Mahkemesince, tüzel kişiliği sona eren şirket adına salınan cezalı verginin terkinine karar verilmesi gerekmekte ise de, ısrar kararına karşı davalı vergi idaresi temyize geldiğinden ve bu aşamada davalı idare aleyhine kararın bozulması da aleyhe bozma yasağı nedeniyle mümkün olmadığından temyiz isteminin bu nedenle reddi gerektiği görüşüyle Kurul kararına katılmıyoruz.

KARŞI OY

XX- Dosya ile 21.07.2008 gün 7109 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinin incelenmesinden davacı şirketin tasfiyesinin 16.07.2008 tarihinde tamamlanarak ticaret sicilinden kaydının silindiği ve davanın, tasfiye memuru tarafından tayin edilen avukatın imzaladığı dilekçe ile açıldığı anlaşılmıştır.

Olay tarihinde yürürlükte olan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31'inci maddesinin 1'inci fıkrasında göndermede bulunulan ehliyet ve vekalete ilişkin düzenlemelerine göre; yargılama işlemlerinde bulunabilmek için, öncelikle hak ehliyetine sahip olmak gereklidir. Şirketler için söz konusu ehliyet tüzel kişiliğin kazanıldığı tarihten kaybedildiği tarihe kadar mevcut olan bir niteliktir. Başka anlatımla; bir şirketin hak sahibi olması, borçlu kılınabilmesi ve temsili, ancak tüzel kişilik kazandığı tarihle tüzel kişiliğinin sona erdiği tarih arasındaki zaman diliminde olanaklı bulunmaktadır. Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre de, şirketlerin tüzel kişiliğinin sona ermesi, fesihleri sonucu ticaret sicilinden silinmeleriyle olur.

Bu hukuki durum karşısında; feshedilerek ticaret sicilinden kaydı silinmekle tüzel kişiliği, diğer bir deyişle hukuk alemindeki varlığı sona eren şirketin, medeni haklardan yararlanma ve bu hakları kullanma ehliyeti de son bulmuştur. Dolayısıyla, yargılamanın hiçbir aşamasında taraf olma ehliyeti de bulunmayan münfesih tüzel kişiliğin, gerek yargı mercilerinde, gerekse diğer resmi merciler önünde temsil edilebileceğinden söz etmek olanaklı değildir. Bu bakımdan; hukuksal varlığı olmayan şirket adına açılan davanın, incelenmesine yasal olanak bulunmadığından Mahkemece bu gerekçelerle verilen kararın davalı idarece temyiz edilemeyeceği oyuyla karara katılmıyoruz.

İŞLETMESEL FESHİN YARGISAL DENETİMİ NELERDİR ? (YARGITAY 22 HUKUK DAĞ.)

ÖZET: Tutarlılık ve ölçülülük denetimi kapsamında, işverenin bu kararı tutarlı şekilde uygulayıp uygulamadığı, feshin kaçınılmaz olup olmadığı,
davacının çalıştığı işyerinin neresi olduğu, kapatılıp kapatılmadığı, davacının aynı veya başka bir birimde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği,
davalı işvereni işten çıkarılacak işçilerin belirlenmesinde kendisini bağlayan bir kural olup olmadığı, varsa işverenin bu kurala uyup uymadığı yönünden somut olarak araştırma yapılmalıdır.
Bunun için de işletmesel karara ilişkin belgelerin yanında, işletmede veya işyerinde çalışan tüm işçilerin görev tanımları, işletme, işyeri organizasyon şeması, işten çıkarılacak işçilerin, işyeri şahsi sicil dosyası, görev tanımları ve çalıştıkları bölümleri gösteren kayıtlar ile fesihten önce ve sonrasını kapsayacak şekilde işçi alımı ve çıkarılmasını gösteren işyeri SGK bildirgeleri,
davalı işyerine ait tasarruf tedbiri alınmasına neden olan fesih öncesi ve sonrasına ilişkin mali durumunu gösteren mali bilançolar getirtilmeli, gerekirse işyerinde keşif yapılarak,
özellikle işletmenin faaliyet alanını ve iş organizasyonunu bilen uzman bilirkişiler aracılığı ile yeniden inceleme yapılmalı ve feshin yukarıda belirtilen ilkelere göre geçerli sebebe dayanıp dayanmadığı net olarak belirlenmelidir.
Mahkemece eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

T.C YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ
 Esas No. 2014/12746
Karar No. 2014/14274
Tarihi: 26.05.2014


DAVA: Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi F. Yücesoy tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı işçi, iş sözleşmesinin haklı ve geçerli bir sebep olmadan işverence feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini, işe başlatılmama halinde ödenmesi gereken tazminat ile boşta geçen süre ücret ve diğer haklarının belirlenmesini istemiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı işveren, iş sözleşmesinin istihdam fazlalığı sebebiyle alınan işletmesel karar çerçevesinde geçerli sebeple feshedildiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece feshin geçerli sebebe dayanmadığı gerekçesi ile feshin geçersizliğine ve davacı işçinin işe iadesine, işe başlatmama tazminatının ve çalıştırılmadığı süre için en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının belirlenmesine karar verilmiştir.
Temyiz:
Kararı davalı temyiz etmiştir.
Gerekçe:
Taraflar arasında iş sözleşmesinin feshinin geçerli sebebe dayanıp dayanmadığı uyuşmazlık konusu olup, normatif dayanak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. ve devamı maddeleridir.

4857 sayılı Kanun’un 18. maddesine göre otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır.

İşletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan sebepler; sürüm ve satış imkânlarının azalması, talep ve sipariş azalması, enerji sıkıntısı, ülkede yaşanan ekonomik kriz, piyasada genel durgunluk, dış pazar kaybı, ham madde sıkıntısı gibi işin sürdürülmesini imkansız hale getiren işyeri dışından kaynaklanan sebeplerle yeni çalışma yöntemlerinin uygulanması, işyerinin daraltılması, yeni teknolojinin uygulanması, işyerinin bazı bölümlerinin kapatılması ve bazı iş türlerinin kaldırılması gibi işyeri içi sebeplerdir
.
İşletmenin, işyerinin ve işin gereklerinden kaynaklanan sebeplerle sözleşmeyi feshetmek isteyen işverenin fesihten önce fazla çalışmaları kaldırmak, işçinin rızası ile çalışma süresini kısaltmak ve bunun için mümkün olduğu ölçüde esnek çalışma şekillerini geliştirmek, işi zamana yaymak, işçileri başka işlerde çalıştırmak, işçiyi yeniden eğiterek sorunu aşmak gibi varsa fesihten kaçınma imkanlarını kullanması, kısaca feshe son çare olarak bakması gerekir.

4857 sayılı Kanun’un 20. maddesinin ikinci fıkrasına göre feshin geçerli sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür.

Somut olayda; davalı işveren işyerinde sözleşmeli personel olarak çalışan davacının iş sözleşmesinin, Yönetim Kurulunun 02/01/2014 tarihli ve 107 sayılı kararına istinaden, işyerinin ve işin gereklerinden kaynaklanan sebepler ve istihdam fazlalığı gerekçe gösterilerek feshedildiği anlaşılmaktadır. Davalı tarafça delil olarak 02.01.2014 tarihli Yönetim Kurulu kararı sunulmuştur. Her ne kadar mahkemece davanın kabulü ile davacının işe iadesi yönünde hüküm kurulmuşsa da, davalı tarafça alınan işletmesel kararın tutarlı olarak uygulanıp uygulanmadığı, feshin son çare olması ilkesine uyulup uyulmadığı konusunda yeterli araştırmanın yapılmadığı anlaşılmaktadır. Tutarlılık ve ölçülülük denetimi kapsamında, işverenin bu kararı tutarlı şekilde uygulayıp uygulamadığı, feshin kaçınılmaz olup olmadığı, davacının çalıştığı işyerinin neresi olduğu, kapatılıp kapatılmadığı, davacının aynı veya başka bir birimde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, davalı işvereni işten çıkarılacak işçilerin belirlenmesinde kendisini bağlayan bir kural olup olmadığı, varsa işverenin bu kurala uyup uymadığı yönünden somut olarak araştırma yapılmalıdır. Bunun için de işletmesel karara ilişkin belgelerin yanında, işletmede veya işyerinde çalışan tüm işçilerin görev tanımları, işletme, işyeri organizasyon şeması, işten çıkarılacak işçilerin, işyeri şahsi sicil dosyası, görev tanımları ve çalıştıkları bölümleri gösteren kayıtlar ile fesihten önce ve sonrasını kapsayacak şekilde işçi alımı ve çıkarılmasını gösteren işyeri SGK bildirgeleri, davalı işyerine ait tasarruf tedbiri alınmasına neden olan fesih öncesi ve sonrasına ilişkin mali durumunu gösteren mali bilançolar getirtilmeli, gerekirse işyerinde keşif yapılarak, özellikle işletmenin faaliyet alanını ve iş organizasyonunu bilen uzman bilirkişiler aracılığı ile yeniden inceleme yapılmalı ve feshin yukarıda belirtilen ilkelere göre geçerli sebebe dayanıp dayanmadığı net olarak belirlenmelidir.
Mahkemece eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 26.05.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

13 Ağustos 2015 Perşembe

İŞE BAŞLADIĞI HALDE SİGORTA BİLDİRİMİ YAPILMAYAN İŞÇİ ,İŞE BAŞLAMA İSPATI (YARGITAY 21 HUKUK DAĞ.)

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi
ESAS: 2014/4536 
KARAR: 2015/2406
Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde 01/03/2008-26/07/2008 tarihleri arasında geçen çalışmalarının tespitine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.
Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
K A R A R
Davacı, davalı işyerinde 01.03.2008-26.07.2008 tarihleri arasında çalıştığının tesbitini istemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş ise de bu sonuca eksik araştırma ve inceleme ile gidilmiştir.
Uyuşmazlık, somut olayda fiili çalışma olgusunun yöntemince kanıtlanmış olup olmadığı, mahkemece bu yönde yapılan inceleme ve araştırmanın hükme yeterli bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Gerçekten; sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Eylemli veya gerçek biçimde çalışmanın varlığı saptanmadıkça, hizmet akdine dayanılarak sigortalılıktan söz edilemez.


Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa'nın 79/10. ve 5510 sayılı Yasa'nın 86/9. maddeleri bu tip hizmet tespiti davaları için özel bir ispat yöntemi öngörmemiş ise de, davanın niteliği kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi gerektiği Yargıtay'ın ve giderek Dairemizin yerleşmiş içtihadı gereğidir. 

Bu tür davalarda öncelikle davacının çalışmasına ilişkin belgelerin işveren tarafından verilip verilmediği yöntemince araştırılmalıdır. Bu koşul oluşmuşsa işyerinin gerçekten var olup olmadığı kanun kapsamında veya kapsama alınacak nitelikte bulunup bulunmadığı eksiksiz bir şekilde belirlenmeli daha sonra çalışma olgusunun varlığı özel bir duyarlılıkla araştırılmalıdır. 
Çalışma olgusu her türlü delille ispat edilebilirse de çalışmanın konusu niteliği başlangıç ve bitiş tarihleri hususlarında tanık sözleri değerlendirilmeli, dinlenen tanıkların davacı ile aynı dönemlerde işyerinde çalışmış ve işverenin resmi kayıtlara geçmiş bordro tanıkları yada komşu işverenlerin aynı nitelikte işi yapan ve bordrolarına resmi kayıtlarına geçmiş çalışanlardan seçilmesine özen gösterilmelidir. Bu tanıkların ifadeleri ile çalışma olgusu hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30/06/1999 gün 1999/21-549-555- 03/11/2004 gün 2004/21- 480-579 sayılı kararları da bu doğrultudadır.

Somut olayda, davacının davalıya ait 1046811 sigorta sicil nolu işyerinden verilmiş 26.07.2008 tarihli işe giriş bildirgesinin olduğu, hizmet cetveline göre 26.07.2008-07.03.2009 tarihleri arasında davalı işyerinde sigortalı olarak çalıştığı, çalışmanın daha önce başladığı ve kesintisiz devam ettiğinin iddia edildiği, tespit istenen dönemde başka işyerinde çalışmasının olmadığı ve davalı işyerinin kanun kapsamında olduğu, anlaşılmıştır. Davacının çalışmaları Kuruma kısmen bildirildiği, tanıkların beyanlarının çalışma olgusu yönünden somut olgulara dayanmayıp soyut düzeyde kaldığı, bazı tanıkların çalışmanın önce başladığını ve genelde sigorta bildirimlerinin geç yapıldığını ifade ettikleri, tanık beyanlarının sonuca gitmek için yetersiz olduğu, diğer bordo ve komşu işyeri tanıklarının araştırılıp dinlenmediği, davacının çalışma olgusunun yeterli ve gerekli bir araştırmayla hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak sağlıklı bir biçimde belirlenmediği anlaşılmaktadır.

Yapılacak iş, öncelikle davalı işyerine ait dönem bordrolarındaki bordro tanıklarını dinlemek ve tanıkların beyanları arasındaki çelişkiyi gidermek, bordro tanıklarının bulunamaması veya beyanlarının yetersiz olması nedeniyle gerek görüldüğü takdirde Kurumdan, Belediyeden sorulmak suretiyle veya zabıta araştırması ile tespit edilecek komşu işyerlerinde benzer işi yapan işlerle uğraşan işverenler veya bu işverenlerin resmi kayıtlarına geçmiş çalışanların beyanlarına başvurmak, davanın nitelikçe kamu düzenini ilgilendirdiği nazara alınıp araştırma genişletilerek tüm deliller birlikte değerlendirilip, sonucuna göre karar vermekten ibarettir.


Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 12.02.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.