
Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı
yapılan yargılama sonunda; İstanbul 9. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne
dair verilen 13.06.2012 gün ve 2010/929 E., 2012/388 K. sayılı kararın davalı
vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin
07.03.2013 gün ve 2012/15159 E., 2013/4687 K sayılı kararı ile bozulması ve
İstanbul 9. İş Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair verilen önceki kararda
direnilmesine ilişkin 19.09.2013 gün ve 2013/268 E., 2013/517K. sayılı
kararının davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine bu kez Yargıtay 22. Hukuk
Dairesi 27.02.2014 gün ve 2014/3382 E., 2014/4162 K. sayılı kararı ile maddi
yanılgı sonucu oluşturulan önceki bozma kararının ortadan kaldırılmasına karar
verildikten sonra karar;
"…Taraflar arasında iş sözleşmesinde kararlaştırılan cezai şartın talep
şartlarının oluştuğu yönündeki mahkeme değerlendirmesi dosya içeriğine
uygundur.
Dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun
161. maddesine göre, taraflar cezanın miktarını seçmekte serbesttirler. Buna
göre belirli süreli iş sözleşmesinin kalan süresine ait ücretlerinin ya da
bunun katlarının ödenmesi gerektiği yönünde ceza miktarı belirlenmesi
mümkündür. Aynı Kanun'un 161/son maddesinde ise, fahiş cezai şartın hâkim
tarafından tenkis edilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır. İş hukuku
uygulamasında işçi aleyhine cezai şart düzenlemeleri bakımından konunun önemi
bir kat daha artmaktadır. Şart ve ceza arasındaki ilişki gözetilerek, işçinin
iktisadi açıdan mahvına sebep olmayacak çözümlere gidilmelidir.
İşçinin belli bir süre çalışması şartına bağlanan cezalardan, sözleşme
kapsamında çalışılan ve çalışması gereken sürelere göre oran kurularak indirime
gidilmelidir. Mahkemece 818 sayılı Kanun'un 161/son maddesi gereği bir
indirimin gerekliliği hususu tartışılıp değerlendirilmesi…"
gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan
yargılama sonunda önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, işçilik alacakları ile ceza koşulunun tahsili için girişilen icra
takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesini, işçilik alacaklarının ödenmemiş
olması sebebiyle haklı olarak feshettiğini, alacaklarının tahsili için başlattığı
ilamsız takibe davalı tarafından haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek
itirazın iptali ile takibin devamına ve icra inkar tazminatına karar
verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili davacının iş sözleşmesini haklı sebep olmaksızın sona
erdirdiğini, iddia edilen alacakların da mevcut bulunmadığını savunarak,
davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece maaş dışında ödenen primlerin bordrolarda gösterilmemesi nedeni
ile SSK priminin kuruma eksik yatırıldığı, 2009 yılına ait prim alacağı olduğu,
SSK primlerinin eksik bildirilmesi nedeni ile davacının iş akdini haklı sebep
ile feshetmesi nedeni ile kıdem tazminatına hak kazandığı, kullandırıldığı veya
karşılığının ödendiği ispat edilemediğinden 33 gün yıllık izin alacağı olduğu,
2009 yılına ait 1.486,00-TL prim alacağı olduğu, taraflar arasındaki
sözleşmenin 13/2 maddesine göre iş akdini haklı nedenle feshetmesi sebebi ile
4.000 Euro tazminat talep edebileceği gerekçesiyle icra takibine yapılan
itirazın 12.289,00-TL kıdem tazminatı , 8.289,20-TL tazminat, 2.136,49-TL izin
alacağı, 1.486,00-TL prim alacağı olmak üzere toplam 24.200,69-TL üzerinden
iptali ile takibin devamına karar verilmiştir
Hükmün davalı vekili tarafından temyizi üzerine; Özel Daire tarafından
davacının yaptığı işin niteliğine göre belirli süreli sözleşme yapılmasını
gerektiren objektif koşulların bulunmadığı, bu durumda iş sözleşmesinin
başlangıçtan itibaren belirsiz süreli olduğunun kabulü gerektiği, iş sözleşmesi
süre yönünden geçerli olmadığına göre belirli süreye uyulması amacıyla
öngörülen ceza koşulunun da geçerli olmayacağı gerekçesi ile ceza koşuluna
ilişkin kısım yönünden bozulmuştur.
Yerel mahkemece, davacının talebinin iş sözleşmesinin süresinden önce feshi
nedeniyle ceza koşuluna ilişkin olmayıp, taraflar arasındaki iş sözleşmesinin
13/2 maddesi uyarınca sözleşmenin davacı işçi tarafından haklı nedenle
feshinden kaynaklanan ceza koşulu istemine ilişkin olduğu belirtilmek suretiyle
önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme hükmünün 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun geçici 2. maddesi
uyarınca incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi üzerine, Yargıtay 22. Hukuk
Dairesince önceki bozma kararının maddi yanılgı sonucu oluşturulduğu belirtilerek
bozma kararı ortadan kaldırılmış ve direnme hükmü yukarıda başlık bölümünde yer
alan gerekçe ile oyçokluğu ile bozulmuştur.
Yerel Mahkemece taraflar arasındaki iş sözleşmesinin belirsiz süreli iş
sözleşmesi olması nedeniyle bakiye süre ile ilgili ceza koşulunu talebe hakkı
olup olmadığına dair mahkemece değerlendirme yapılması gerekmediği kanaatiyle
önceki kararda direnilmiş, direnme hükmü davalı vekilince temyize
getirilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının
talebinin iş akdinin süresinden önce feshinden kaynaklanan ceza koşulu alacağı
mı yoksa taraflar arasındaki iş sözleşmesinin 13/2 maddesi uyarınca haklı
nedenle feshe dayalı ceza koşulu alacağı mı olduğu, burada varılacak sonuca
göre ceza koşulu alacağından indirim yapılıp yapılamayacağı noktalarında
toplanmaktadır.
Sözleşme ve dava tarihi itibariyle uyuşmazlığa uygulanması gereken kanun, 818
sayılı Borçlar Kanunudur. Anılan Kanunda cezai şart (ceza koşulu) düzenlenmiş
(m. 158-161) ancak tanımlanmamıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.02.1971 gün ve E:1505, K:85 sayılı kararında
ceza koşulu için "geçerli bir borcun yerine getirilmemesi veya eksik
yerine getirilmesi ya da belli bir yerde, belli bir zamanda yerine
getirilmemesi durumunda borçlunun ödemesi gereken ve malca değeri olup, bir
hukuk işlemi ile belli edilen götürü bir edimdir" denilmiştir.
Öğretide ise ceza koşulu, bir borcun ifa edilmemesi veya eksik ifa edilmesi
halinde ödenmesi gerekli, parasal değer taşıyan ve hukuki işlemle
kararlaştırılmış bir edim olduğu belirtilmektedir. (Tunçomağ, K. :Türk Borçlar
Hukuku, Genel Hükümler, Cilt:I, İstanbul 1976, s.853 vd.).
Ceza koşulu, asıl borcun fer'i olup ona bağlı fakat ayrı bir edim niteliği
taşır (Hukuk Genel Kurulunun 20.03.1974 gün ve 1970/T-1053, K;1974/222 sayılı
kararı).
Ceza koşulu sözleşmeyle ve tarafların serbest iradelerine ve sözleşme
serbestisine bağlı olarak tespit edilir. Taraflar bu çerçeve içerisinde ceza
miktarını serbestçe kararlaştırabilirler.(818 s. BK. m. 161/I) Ahde vefa ilkesinin
sonucu olarak taraflar serbest iradeleriyle meydana getirdikleri sözleşmelere
aynen uymakla yükümlüdürler. Ancak gerek sözleşmenin yapıldığı sırada gerekse
sonradan ortaya çıkan bir takım şartların sözleşmeler üzerindeki etkisi nedeni
ile söz konusu ilkeye bir takım sınırlamalar getirilmesini zorunlu kılmıştır.
Özellikle modern hukuk sistemlerinde hakime sözleşmeye müdahale etme yetkisi
tanınarak taraflar arasında başlangıçta mevcut bulunan menfaat dengesinin
korunması amaçlanmıştır. Kanunen hakime tanınmış olan bu yetki, onun normal
görevleri dışında olup, istisnai niteliktedir. Böyle istisnai durumlarda hakim
sözleşmeye müdahale ederek onu ya değiştirir ya da tamamen ortadan kaldırır.
Sözleşmede kararlaştırılan ceza koşulunun alacaklının uğradığı zarara oranla
bir miktar yüksek olması onun geçersiz olması sonucunu doğurmayacağı gibi salt
bu durum bir indirim nedeni değildir. Kaldı ki alacaklının hiçbir zararı olmasa
bile ceza koşulu yine de ödenmesi gereklidir. Ceza koşulunun miktarı bazen
ahlak sınırlarını aşacak nitelikte olmamakla beraber tarafların menfaat
durumlarıyla karşılaştırıldığında abartılı ve bundan dolayı adalet duygularını
incitecek derecede aşırı olabilir. Hatta kararlaştırılan ceza koşulunun
miktarı, borçlunun borca uygun olarak ifada bulunması amacına hizmet etmekten
çıkıp ekonomik bir yıkım aracı haline gelebilir. Bu nedenle 818 sayılı Borçlar
Kanunu’nda olduğu gibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda da hakime ekonomik
yönden zayıf olanın sömürülmesini engellemek ve taraf menfaatleri arasında adil
bir denge sağlamak amacı ile aşırı gördüğü ceza koşulunu indirme mükellefiyeti
yüklenmiştir ve bunun için 818 s. BK’nun 161/3 (TBK 182/3) maddesiyle “Hakim
fahiş gördüğü cezaları tenkis ile mükelleftir” hükmü getirilmiştir. Bu
düzenlemeden de anlaşıldığı üzere taraflar talep etmese bile hakim ceza
koşulundan indirim yapılıp yapılmayacağını re’sen değerlendirmekle yükümlüdür.
Bununla birlikte Türk Ticaret Kanunu’nun 24. maddesi “Tacir sıfatını haiz bir
borçlu, Borçlar Kanununun 104 üncü maddesinin 2 nci fıkrasıyla 161 inci
maddesinin 3 üncü fıkrasında ve 409 uncu maddesinde yazılı hallerde, fahiş
olduğu iddiasıyla bir ücret veya cezanın indirilmesini mahkemeden isteyemez.”
hükmünü taşımaktadır. Her iki kanun hükmünün emredici, dolayısıyla da re’sen
gözetilmesi gereken hükümler olduğu açıktır.
Somut olayda, davalı işverenin tacir olması nedeniyle Türk Ticaret Kanunun 24.
maddesinin açık düzenlemesine rağmen 818 s. BK’nun 161/3 maddesinin uygulanma
imkânının bulunup bulunmadığının belirlenmesi açısından taraflar arasındaki
hukuki ilişkinin niteliği üzerinde de durulması gerekmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki işveren ile işçi arasındaki ilişki Türk Ticaret
Kanununun 3. maddesinde tanımlanan ticari iş niteliğinde olmayıp, 4857 sayılı
İş Kanunundan kaynaklanan ve İş Kanunu hükümlerine bağlı ve bu çerçeve içinde
kendine özgü bir hizmet sözleşmesidir. İşçi işveren ilişkisinin kamu düzeni ile
ilgili olmasının yanında iş hukukunun temel ilkelerinden biri olan “tarafların
dengeli tutulması” ilkesi de bu kabulü doğrulamaktadır. O halde sözleşmede
hüküm altına alınan cezai şartın Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin öngördüğü
anlamda bir ticari ilişkiden kaynaklanmadığı çok açıktır. Hal böyle olunca da
davalı işverenin tacir olması taraflar arasında anlatılan hukuki ilişkinin
kendine ve özellikle iş kanununa özgü niteliği karşısında Türk Ticaret Kanunun
24. maddesinin uygulanmayacağı kabul edilmelidir.
Nitekim Hukuk Genel Kurulu’nun 15.10.1997 gün ve 1997/9-486,822 sayılı
kararında da aynı ilkelere vurgu yapılmak suretiyle, tacir statüsünde
olmasının, iş akdindeki cezai şart bakımından Türk Ticaret Kanunu’nun 24.
maddesindeki kuralın işveren hakkında uygulanmasını gerektirmeyeceği kabul
edilmiştir.
Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında; taraflar
arasında davacının davalı şirkette marka patent danışmanı olarak çalışması
konusunda 24.01.2005 günlü ve iki yıl süreli sözleşme düzenlenmiş ve
sözleşmenin 13. maddesinin 2. fıkrasında “ İşçi, iş akdini haklı nedenlerle
derhal feshederse, işveren kendisine dört bin (4.000) Euro tazminat ödemekle
yükümlüdür” hükmüne yer verilmiştir. Sözleşmenin 14. maddesi 2. fıkrasında ise
“hizmet sözleşmesinin süresinden önce haklı neden olmaksızın işçi veya işveren
tarafından fesih olunursa, diğer tarafa dört bin (4.000) Euro cezai şart ödemek
zorundadır.” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
Davacı 02.03.2010 tarihili ihtarname ile sözleşmeyi feshettiğini, ödenmeyen
işçilik alacakları ile sözleşmenin 13/2. maddesinde hüküm altına alınan 4.000
Euro tazminatın ödenmesini talep ettiğini davalı işverene bildirmiş,
yargılamanın devamı sırasında mahkemeye vermiş olduğu 08.06.2012 günlü
dilekçesinde de cezai şart taleplerinin dayanağının sözleşmenin 13/2. maddesi
olduğunu açıkça belirtmiştir.
Bu tespitlere ve tüm dosya içeriğine göre, davada talep edilen ceza koşulunun
sözleşmenin 13/2. fıkrasında düzenlenen iş akdinin haklı nedenle feshine
bağlanan ceza koşulu olduğu, ceza koşulu borçlusu işveren tacir olsa bile iş
sözleşmesinde düzenlenen ceza koşulu bakımından Türk Ticaret Kanununun 24.
maddesinin işveren hakkında uygulanmayacağı ve Borçlar Kanununun 161/3.
maddesindeki emredici düzenleme nedeniyle hakimin fahiş gördüğü takdirde ceza
koşulundan re'sen indirim yapmasının zorunlu olduğu Kurul çoğunluğunca kabul
edilmiştir.
O halde, mahkemece Borçlar Kanununun 161/3. maddesindeki emredici hüküm
nedeniyle ceza koşulundan indirim yapılıp yapılmayacağı hususu
değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle
direnme kararı verilmesi isabetsizdir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Türk Ticaret Kanununun 3.
maddesindeki “Bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi
ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir” şeklindeki düzenleme
karşısında, kanun koyucunun ticari iş sayılma noktasında iş ilişkileri
bakımından herhangi bir istisna getirmediği, dolayısıyla tacir işverenin ticari
işletmesinde istihdam edeceği işçisi ile yaptığı iş sözleşmesinin ticari
işletmesiyle ilgili bir işlem olduğu, böyle olunca da ticari iş sayılması
gerektiği, bu doğrultuda tacir işverenin Türk Ticaret Kanununun 24. maddesi
gereğince bu iş sözleşmesinde öngörülen aşırı ceza koşulunun indirilmesini
talep edemeyeceği görüşü dile getirilmiş ise de çoğunluk tarafından bu görüş
benimsenmemiştir.
Diğer taraftan Özel Daire bozma kararının 2. bendinde yer alan “Buna göre
belirli süreli iş sözleşmesinin kalan süresine ait ücretlerinin ya da bunun
katlarının ödenmesi gerektiği yönünde ceza miktarı belirlenmesi mümkündür… İş
hukuku uygulamasında işçi aleyhine cezai şart düzenlemeleri bakımından konunun
önemi bir kat daha artmaktadır. Şart ve ceza arasındaki ilişki gözetilerek,
işçinin iktisadi açıdan mahvına sebep olmayacak çözümlere gidilmelidir. İşçinin
belli bir süre çalışması şartına bağlanan cezalardan, sözleşme kapsamında
çalışılan ve çalışması gereken sürelere göre oran kurularak indirime
gidilmelidir.” ifadelerinin maddi hata sonucu bozma kararında yer aldığı
anlaşılmakla söz konusu cümlelerin de bozma kararından çıkartılması
gerekmektedir.
Hal böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile
bozulması gerekmiştir.
S O N U Ç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme
kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile BOZULMASINA, istek halinde
temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı
olmak üzere 25.01.2017 gününde oyçokluğu ile karar verildi.